Klasik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Klasik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2015 Pazar

Yalnızlığa Öykünmek...

Yakın zamanda okuduğum iki öykü kitabını sizlerle paylaşmak istiyorum. Her ikisi de incecik ama her ikisi de duygu yüklü ve güzel öykü kitaplarıydı.


Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler
Yalçın Tosun
Yapı Kredi Yayınları
87 Sayfa
Puanım:★★★★
   
    Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler bir ilk kitap. Kendisi Türk öykücülüğü için yeni bir isim, ve ben de ilk defa Yalçın Tosun'un bir kitabını okudum. Kitap, 2011 yılında Notre Dame de Sion Edebiyat ödülünü de almış. Öyküleri kısa olmasından, verilmek istenilen mesajı az sayfalara  serpiştirilmesinden ve bir an da bitmesinden dolayı çok sevmiyordum; ama Yalçın Tosun benim bu olumsuz duvarımı yıktı diyebilirim. Özellikle Unutmabeni Çiçekleri, Ölüler Uzar ve Rüyamda Macide'yi Gördüm öykülerini çok beğendim.

   Kitabın ilk olarak adı dikkat çekiyor. İlginç, merak uyandırıcı ve biraz da ürkütücü bir ismi var ama kitap ilerledikçe ve öyküler peşi sıra bittikçe bu adın ne kadar da uygun olduğu anlaşılıyor. Sığı, belki de yaşadıkların hayatın bir nedeni olarak sığlaştırılmış insanların derinliğini anlatıyor Yalçın Tosun. Öykülerdeki karakterlerin genelde ortak özellikleri var: ailevi sorunlar yaşamış ya da yaşayan ve ailevi değerleri yitirmiş, bireysel olarak çökmüş, etrafından insanlar olsa bile kendi içinde yalnızlaşmış, hayatın coşkun bir şekilde akan ırmağına kendileri salıvermiş insanlar. Kitap bize, aile kurumunun hem birey hem de toplum için ne kadar önemli olduğunu güçlü ama bir o kadar da keskin sesle bağırıyor. Kitap ile kapak arasındaki uyumu da beğendiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Kitabı bitirdikten sonra kapağa baktığımda sanki bütün okuduklarım çoktan açıp solmuş, belki de açamadan hastalanmış çiçeğin içinde saklıymış. gibi geldi. 

   Kitabın en dikkat çekici özelliği, öykülerin dilinin muhteşem bir diriliğe sahip olması; öyle ki çoğu öykü basit olsa da dilin güzel ve etkili kullanılması öyküyü bambaşka bir çehreye sokuyor. Bu zamana kadar okuduğum dili en iyi olan kitaplardandı, okurken keşke ''Yalçın Tosun'un kaleminden bir roman da okuyabilseydim.'' dedim. İçindeki öyküler, beşer altışar sayfalık kısa öykülerden oluşuyor. Zaten kitapta topu topu 87 sayfacık. Velhasıl kelam biraz farklı şeyler okumak isteyenlere bu güzel öykü kitabını tavsiye ederim.

Beyaz Geceler
Fydor Mihalyoviç Dostoyevski
İletişim Yayınları
Çeviren: Mehmet Özgül
118 Sayfa
Puanım:★★★☆

   Beyaz Geceler, Dostoyevski Usta'nın ilk dönem kitaplarından biri. Her zamanki gibi yine Dostoyevski'nin kendi yaşamından izler taşıyor. Öykü denecek kadar kısa değil ama roman gibi destansı bir anlatımı da yok. Batıda adına ''Novella'' denilen türe ait diyebiliriz. İsimsiz kahramanımızın dilinden dört gece bir sabahlık platonik aşk öyküsünü anlatıyor. Kendini hayalci diye adlandıran, yalnız yaşayan ama bu yalnızlıktan hiç gocunmayan bir karakter Beyaz Geceler'in anlatıcısı. Bir gün Petersburg caddelerinde dolaşmaya çıktığında bir kızı tacizcinin elinden kurtarır ve kurtardığı kıza aşık oluverir. Buradan sonra da hayalci kahramanımızın ''Ömrüm boyunca bana yetecek kadar güzel günler geçirdim.'' dediği olaylar başlar. 

   Kitabın samimi ve yer yer mizahi bir dili var. Okurken, samimi bir arkadaşımın başından geçen güzel bir aşk macerasını dinliyor gibi hissettim. Dostoyevski'nin, insanın psikolojik durumu söz konusu olunca sayılan yazarların en başında olacağı ilk dönem eserlerinde bile belli oluyor. Bazı paragraflar var ki, ''Evet, bende de bazen böyle olur, bazen böyle hissederim'' dediğim yerler oldu. Ayrıca kitabın akıcı ve kolay okuna bir dili var. Bunda çevirmenin de etkisi büyük. Bu günlükte bana ayrılan sürenin sonuna geldik, her ne kadar yazdıklarım biraz iç karartıcı olsa da içerisinde bahar gibi bir mevsimi barındıran dünya, her ne olursa olsun güzeldir. Esen kalın efendim. :)
   _________________________________________________________________________
   
   İnsanlar hemen hemen hepsi aynı yalnızlığı paylaşırlar, onları yalnızlığa götüren etmenler farklı olabilir ama o boş vermişlik hissi, hayatta kendilerine yer bulamama hissi aynıdır. Diğer insanlar onlara tuhaf ve acımazsız gelir, hayatın ışığı ya göremezler ya da elleriyle söndürmeye başlarlar; ama daha sonra hepsi aynı boşlukta buluşurlar. İnsanlar birbirlerinin yalnızlığına öykünürler...

__________________________________________________________________________

Biraz da gülelim. :)


3 Ağustos 2014 Pazar

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü - Victor Hugo

Bir İdam Mahkumunun Son günü
Victor Hugo
İş Bankası Kültür Yayınları
Çeviren: Volkan Yalçıntoklu
77 Sayfa
Puanım:★★★★☆

   Kitabı okumadan önce sayfa sayısına bakarsın, dersin ki ''Kısaymış ya hemen bitiririm.'' Ve neyle karşılaşacağını kestirmeden okumaya başlarsın ama dikkat etmelisin; çünkü o kitap eğer Victor Hugo'nun kaleminden çıkmışsa seni o kısacık kitabın içine  adeta hapseder, edebiyatın en zengin biçimi ile karşılar okuru. Ölüme mahkum olmuş bir bedenin korkunç trajedisini okurken de ölüm ve hayat arasındaki o ince çizgiyi sorgulatır okuyucuya.  

Giyotin Mekanizması
    Adı sanı, hatta tam olarak niçin ölüm cezasına çarptırıldığını bilmediğimiz mahkumun, giyotin ile idama gitmeden önceki son günlerini okurken hiç bu kadar derinden etkileneceğimi düşünmedim. (Kitabın adı her ne kadar son gün olsa da aslında altı haftalık bir süreyi anlatıyor) Beni çok etkiledi; Victor Hugo'nun kalemine hayran olmamak imkansız. ''Suçu ne olursa olsun bir insan, yaşayan bir beden ölmeyi hak eder mi?'' sorusunu sorguluyor kitap.  Hem de ne sorgulama! İnsanın düşüncelerini değiştirebilecek kadar kuvvetli bir anlatıma sahip. Ölümün gerçekçiliğinin yanında, insanın hayatta kalma arzusunun ne kadar güçlü olduğunu hissettiriyor. Daha en başında, hakkındaki ceza kararı açıklanmadan önce kürek mahkumiyeti cezasına, ''Ölmek yüz kere daha iyidir!'' diyen kahramanımız, idam kararı verildikten sonra idam edileceği günü beklerken konulduğu  kasvetli ve soğuk hücresinde, yalnız başına kalıp düşüncelere dalar ve birden yaşama içgüdüsüne kapılıp, ''Kürek mahkumu olmak istiyorum. Beş ya da yirmi yıl, yahut omzumun kızgın demirler ile dağlayıp ömür boyu küreğe mahkum etsinler. Ama hayatımı bağışlasınlar! Bir kürek mahkumu yürür, gider gelir, güneşi görmeye devam eder.'' diyerek, aslına hayatta kalmanın her şey olduğunu ve tüm yaşamın da bu temele üzerine kurulduğunu çok açık bir şekilde gösteriyor bizlere. Tam da bu satırları okurken birden Suç ve Ceza'dan şu satırlar canlandı gözümde: Acaba nerede okumuştum diye düşünüyordu bir yandan da, ''İdam mahkumunun biri ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse, çevresindeyse uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamanın, o anda ölmeye yeğleyeceğini söylermiş. Yeter ki yaşasın! Yalnızca yaşan! Aman Tanrım, bu nasıl bir gerçek böyle! Bu nasıl bir gerçek! İnsan ne kadar alçak yaratıkmış!''* Birbirini tamamlayan iki muhteşem paragraf. İnsanın her zaman elindekilerinin kıymetini kaybedince anlayacağının kesinkes kanıtı, bu kendi hayatı olsa bile!

Giyotin ile idamın tasviri
    Biraz da Victor Hugo'nun kaleminden bahsetmek istiyorum. Ben kalemine ve anlatım tarzına hayran kaldım. Bir de kitabın 26 yaşında yazdığı ilk romanı olduğunu öğrenince de neden bu kadar övgü aldığını daha iyi anladım. Bir kaç kitabını daha okuduktan sonra Victor Hugo'nın edebi değeri  benim için Dostoyevski'ninki kadar olacakmış gibi gözüküyor. Bir idam mahkumunun, bir suçlunun ölüme adım adım gidişini, onun yaşadığı travmayı ve ölüm psikolojisi bu kadar güzel anlatılabilirdi. Kısa, öz ve vurucu. Zaten bir yazar kurgu dahi olsa, yazdığın karakterin ruhsal durumunu ve hissettiği duyguları okuyucuya hissettirebiliyorsa bana göre edebi anlamda zirvededir. Hatta ve hatta bunu roman türüne dahil edilemeyecek kadar kısa bir kitapta yapıyorsa ne kadar üstün bir edebi zekaya sahip olduğunun da bir göstergesidir. Mahkumun hücreden duruşma salonuna gittiği basit bir olayı bile o kadar güzel tasvirler kullanarak anlatmış ki okumuyor, sanki yaşıyormuşum gibi hissettim. İnfazı mahkumla beraber bekledim, zamanı dakikaları, ne kadar ömrümün kaldığını saydım. Sayfalar ilerledikçe ölümün o soğuk nefesini ensemde hissettim. Onunla beraber ben de son ana kadar da yaşayabileceği umudunu yitirmedim. Belki dedim, bağışlanması için bir umut, hayatının güzelliğine sarılmak için, her gün görmekten usandığımız masmavi göğü görmesi için son bir umut. Bütün bu duyguların bu kadar derinden hissedilmesinin nedeni sanırım Victor Hugo'nun romantik akımın öncüsü oluşu.

    Benim kitap hakkında söyleyebileceklerim bu kadar. Tabii bir de çeviri var; ama söz konusu İş Bankası Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi olunca hiç bahsetme gereği bile duymadım. Çevirinin kalitesi çok iyi. Her şey iyi güzel ama, ''Peki kitabı tavsiye eder misin?'' diye sorarsanız eğer yazdıklarımdan ne kadar hayranlıkla okuduğum belli olsa bile ben şiddetli okunması gerektiğini söylerim. Zaten incecik; ancak kalınlığı anlam gücüyle ters orantılı bir kitap. Okuyun, okutun. Esen kalın. Keyifli okumalar. :)  

Dipnot: *Suç ve Ceza'yı okumayanlar için kitabın sonu ve içeriği ile alakası olmayan bir paragraftır, telaşa kapılmaya gerek yok. :)
Altını Çizdiklerim
  • “ Bir ölüm kararı soğuk ve yağmurlu bir kış gecesi, meşalelerin ışığında, kasvetli ve karanlık bir salondan başka bir yerde açıklanabilir miydi? Ağustos ayında, sabahın, böyle güzel bir günde bu iyi yürekli jüri üyelerinin böyle bir karar vermeleri imkansızdı! ”
  • “ İdam Mahkumu! Tamam, neden olmasın? İnsanların içinde işe yarayan tek şeyin şu cümle olduğu bir kitap okuduğumu hatırlıyorum, insanların hepsi belli belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkumdurlar. O halde durumumda nasıl bir değişiklik oldu ki? ”
  • “ Aman Tanrım! Gün batmadan öleceğim doğru mu? İdam edilecek kişinin ben olduğum doğru mu? Dışarıdan gelen o boğuk çığlıklar, şimdiden rıhtımlarda neşeyle toplanan o insan kalabalığı, kışlalarda hazırlanan o jandarmalar, siyah cübbeli o rahip, elleri kanlı o adamlar, bütün bunlar benim için mi? Demek burada kımıldayan, soluk alan, tıpkı herhangi bir masa gibi bu masanın yanında oturan, belki de başka bir yerde olması gereken, dokunan hisseden ve giysilerinde hala kıvrımlar oluşan ben öleceğim! ”
  • “ -Delikanlı mı? dedim, sizden daha yaşlıyım; her çeyrek saatte hayatımın bir yılı gidiyor. ”

20 Haziran 2014 Cuma

Germinal - Émile Zola

Émile Zola
Germinal
Can Yayınları
Çeviren: Volkan Yalçıntoklu
609 Sayfa
Puanım: ★★★★★

   SOMA. Geçen mayıs ayında içimizi burkan o acı olayla hatırladık işçinin, emekçinin hayatını. Hepimiz kendi toz pembe hayatlarımıza dalmışken, tokat gibi indi yüzümüze gerçekler. Ölümün o soğuk nefesini herkes ensesinde hissetti. Yitirilen canlar, ağlayan çocuklar yüreklerimizden parça kopardılar. Hepsinden önemlisi şuydu: Üç beş kuruş uğruna yitirmiştik o canları. Başkaları servetlerine servet katsın diye o karanlık insan yutan çukurlarda çalıştılar madenciler, evine ekmek parası götürmek için güçlerinin son zerresine kadar mücadele ettiler. Peki ya bunca emeğin karşılığı ne oldu? Üç beş avuç kara toprak. Ekmeklerini kazandıkları o maden mezarları oldu.

   Bu acı felaketten sonra sosyal medyada tek bir kitabın ismi yankılandı: Germinal. Ben de hem bu acıya ortak olmak hem de maden işçilerinin hayatını daha iyi anlayabilmek için kitabı hemen aldım. Émile Zola gerçekten çok iyi bir eser kaleme almış. Maden işçilerinin kömürle kararan hayatlarını, ustaca ve keskin bir gerçeklikle yazıya dökmüş. 

“Söylemek istediğim de bu,  yiyecek ekmek oldukça insan yaşayabiliyor.”

   Hikaye, 1860'larda, Fransa'da bir madenci köyünde geçiyor. Genç makinist Étienne buradaki madene gelip iş arıyor ve nihayetinde madende işe başlıyor. Madenciler kuşaklar boyu aynı yerde çalışmışlar, deyim yerindeyse ekmeklerini aslanın ağzından çekip karınlarını doyurmaya uğraşıyorlar; ancak hiçbirinde başkaldırı yok. Bütün hepsi bu düzeni kabul etmiş, üç beş kuruş paraya talim ederek hayatlarını yaşıyorlar ta ki içinde bir başkaldırı saklayan Étienne buraya gelene kadar. Étienne'nin gelişi madencilerin bastırılmış duygularını su yüzeyine çıkartıyor. Sorgulamaya başlıyorlar. Biz bu sefalet ile boğuşurken burjuvazi neden çalışmadan en iyi şekilde hayatını sürdürüyor?  Biz kuru ekmekle karın doyururken onlar neden bizim soframızda ayda bir gördüğümüz eti, insafsızca kursaklarına indiriyor? Madende biz çalışıyoruz ama neden maden bize ait değil? Görüldüğü üzere geçmişten beri dünyada değişmeyen ve sanırım değişmeyecek bir düzen sürüp gidiyor. Bizler de bu dünya düzenine ayak uydurup bir şeyleri değiştiremeden, bir farkındalık ortaya koyamadan bu dünyadan göçüp gideceğiz gibi gözüküyor.

“Kömür... İçimde beni ömrümün sonuna kadar ısıtacak kömür var.”

   İlk sayfalarda madencilerin yozlaşmış ve karmakarışık hayatlarına göz atıyoruz. Cahilliğin ve ezilmişliğin sonuçlarını okurken içim parçalandı. Kuru ekmekle yapılan kahvaltı, düzensiz ilişkiler, en çok göze çarpan ise sefalet... Sefalet çok yüksek boyutlarda, koca bir aile kıt kanaat geçinmeye çalışıyor. Derken zaten aldığı ücretle zor geçinen işçilere bir darbe de işletmeden geliyor. Emekleri olan parayı haksız yere daha da kısıyor. Sonrasında ise emeklerine sahip çıkmak için  başlarına felaketler açacak grev yapmaya karar veriyorlar. İşletmenin bu greve karşı tutumu ise üzerinden 150 sene geçmesine rağmen günümüzde de değişmeyen bir tutum. Benim tuzum kuru, nasıl olsa aç kalacaklar ve tekrar madene dönecekler. Dünya ne kadar acımasız değil mi dostlar?

“Ölüm lambaya üflüyor.”

   Ayrıca sınıf çatışmasını çok güzel ele almış Émile Zola.  Sadece işçilerin hayatını değil, aynı zamanda burjuvalarının da hayatını gözler önüne sermiş. Burjuvanın nasıl vurdumduymaz yaşadığını, nasıl emekleri hor gördüğünü çok açık ortaya koymuş.  

   Kitap oldukça uzun ve uzun kitaplara has bol tasvir ve betimleme var. Kitaba başlarken gözüm korkmadı diyemem ama Émile Zola o kadar güzel anlatmış, betimlemeleri o kadar gerçekçi yazmış ki okurken hiç sıkılmadım. Kitap duru bir akıcılıkla okutuyor kendini. İçinde sevinç, heyecan, öfke, üzüntü bütün duyguları barındırıyor ama en baskın duygu ise acı. Madenciler ile beraber madene inip ben de o madenin kasvetli havasını soludum, ciğerlerime dolan kömür tozunu hissettim sanki. Mırın kırın ettiğim bayat ekmeğin değerini daha çok anladım.  Son olarak çeviriden bahsetmek istiyorum, gayet olgun bir çeviri. Cümle düşüklüğüne ya da yanlış kelimeye rastlamadım. Okumak isteyenler Can Yayınları'nı öneririm. Yazmak istediklerim şimdilik bu kadar, zaten epeyce uzun bir yazı oldu. Sabır gösterip okuyanlara teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar. 

Altını Çizdiklerim
  • “ Özgür oldukları söylenerek işçiler bir köşeye atılmıştı, evet, onlara açlıktan ölme özgürlüğü tanınmıştı, onlar da bu özgürlüğü doyasıya yaşıyorlardı. Şeçildikten sonra yoksulları eski çizmeleri kadar önemsemeyen ve ceplerini doldurup keyiflerine bakan alçaklara oy vermek karın doyurmuyordu. ”
  • “ Artık bir soru takılmaya başlamıştı aklına: Bazıları sefalet içinde yaşarken, bazıları neden zengindi? Fakirler neden zenginlerin ökçesi altında eziliyor, buna rağmen neden onların yerine geçmeyi umut etmiyorlardı? ”
  • “ Biz yalnızca adalet istiyoruz, açlık canımıza tak etti, en azından eve her gün ekmek götürebileceğimiz şekilde bir anlaşmaya varmamızın zamanı geldi diye düşünüyoruz.”
  • “ Adalet istemenin karşılığı bunca acı mı olmalıydı? ”
  • “ Hiçbir şey bitmiş değil, her şeyin başlaması için birazcık mutluluk yeter. ”
  • “ Étienne canavarın etinden oluşan günlük tayınını yuttuğunu görüyordu, asansörler hiç durmadan inip çıkıyor, lokmaları kolayca yalayıp yutan o doymak bilmez devin gırtlağından aşağı insan taşıyordu. ”

Émile François Zola (2 Nisan 1840 – 29 Eylül 1902), Fransa'da natüralizm akımının öncüsü olan ünlü bir yazardır. Zola'nın edebiyat dışındaki şöhreti ise, Dreyfus Davasında takındığı aydın tavrından kaynaklanmaktadır. 1897 yılında Fransız ordusunda Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden yüzbaşı Dreyfus’u hükümetin bütün baskılarına rağmen savunan ve Fransa devlet başkanına hitaben “İtham Ediyorum” makalesini yayınlayan Zola, baskılardan dolayı Fransa'yı terkedip bir süre Londra'da yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davası'nın yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Émile Zola, 1902 sonbaharında, kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü. “Nana”, “Germinal” ve “Meyhane” en tanınmış romanlarıdır. Tüm romanlarında, doğal ve gerçekçi bir tarzla,hayatın zorluklarından bahsedilir. Örneğin Nana adlı romanda yokluktan dolayı batağa sürüklenen bir genç kızın dramı, büyük bir gerçekçilik ve dramla anlatılır.
Kaynak: Vikipedi

10 Haziran 2014 Salı

Vadideki Zambak - Honoré de Balzac

Vadideki Zambak
Honoré de Balzac
Bordo-Siyah Yayınları
Çeviren: Sonat Kaya
327 Sayfa
Puanım: ★★★
    Sevgili dostlar,

   Uzun zamandır buralarda değildim. Finaller yüzünden blogumu epeyce boşladım. Öyle bir sinir bozucu bir dönem ki insanı çoğu şeyden mahrum ediyor. Acısıyla tatlısıyla bir eğitim yıl bitti ve evime geldim. Benim için yaz demek kitap okumak demek. Gerçi yazda gelemedi bir türlü. Sürekli yağmur yağdı, sanırım biri çaktırmadan Türkiye'yi Amazonlara taşımıştı. Son birkaç gündür fena değil havalar.  Neyse bu kadar laf kalabalığı yeter, birazda kitaptan bahsedeyim. :)

  Kitabın konusu şöyle: Ailesi tarafından hor görülen Felix, eğitim almak için Paris'e gönderiliyor. Çocukluğu ve gençliği istediği gibi geçmiyor. İçinde sürekli bir acı hissediyor. Paris'te olayların çıkmasından sonra babası memlekete çağırıyor. Geldiğinde bir baloya konuk oluyor ve orada bir kadına rastlıyor. Kadını görür görmez aşık oluyor. Felix ilk görüşte aşka tutulmuş bir vaziyetteyken, babası onu dinlenmesi için kırsal bir bölgeye gönderiyor. Hayat ona küçük bir sürpriz yapıyor ve Felix burada aşık olduğu kadınla tanışıyor. Yalnız bir sorun var  ki, kadın evli ve çocuk sahibi şatosunda yaşayan bir Kontes ama mutlu bir evliliği yok. Olay, hüzünlü ve imkansız aşkın anlatıldığı bu konunun etrafında dönüyor.

   Kitap hakkındaki yorumlarıma gelecek olursam, elimde epeyce süründü. Oku oku bitmiyor arkadaş! İçlerinde enfes sözler, edebi değeri olan çok cümle var; fakat olay akış hızı çok çok düşük.  Tüm karakterlerin de soylular olması beni pek çekmedi. Bu sebeplerden dolayı kitabın içine bir türlü giremedim. Kitabı sevmememe neden olan diğer etmen yazarın üslubu. Uzun ve anlaşılması zor betimlemeler var. Okuma hızını düşürüyor ve hiç merak uyandırmıyor. Kitap sayfalarını çevirirken ''Acaba ne olacak?'' diye hiç sormadım. Zaten tahminlerim doğrultusunda kitap klişe bir sonla bitti. Güzel bir aşk öyküsüydü ama beni kitap hiç mi hiç sarmadı. Kitap için kötü demek istemiyorum o yüzden bana hitap etmedi demem daha doğru sanırım. Her şeye rağmen, kitapta okurken beğendiğim bir kaç satırı sizlerle paylaşmak istiyorum. :)

  • “ İnanın: Baştan başa aşk içinde geçen bir hayat, doğa yasaları bakımından uğursuz bir ayrıcalıktır. Her çiçek solar, bütün mutlulukların ertesi günü kötüdür, ertesi günü varsa. Gerçek hayat bir sıkıntılar hayatıdır. bunun canlı örneğini taraçanın dibinde bitmiş olan ısırgandır: Güneş görmeksizin, sapının üzerinde yemyeşil duruyor. ”
  • “ Yumuşak, sakin ruhlu kimseler öfke nedir bilmez, içlerindeki derin huzurun çevrelerini de kaplamasını isterler. ”
  • “ İnanın gerçek aşk ölümsüzdür, sonsuzdur, neyse hep odur; tamdır, tertemizdir, sert çıkışları yoktur, yaşlı görünmesine rağmen gençtir .”

Honoré de Balzac

Asıl adı Honore Balssa'dır. Ancak ismini Balzac olarak değiştirmiş ve De ön takısını eklemiştir. Köy kökenli bir ailenin çocuğudur. Babası tüccardır. 6 yıl Vendome'da College des Oratoriens'te öğrenim gördü. Napolyon'un devrilmesinden sonra ailesi Paris'e taşındı. Burada 2 yıl daha okula gitti. 3 yıl bir avukatın yanında çalıştı. Ama küçük yaşlardan beri edebiyata gösterdiği eğilim ağır bastı. Trajedi türünü denediği 1819'da yazılmış "Cromwell" başarı kazanamayınca romana yöneldi. Para kazanmak için tarihsel, mizahi ve gotik romanlar yazdı. Bunları değişik adlarla yazdı. Basımcılık, yayıncılık, hatta dökümcülük yaptı. Başarılı olamayınca tekrar edebiyata döndü. Edebiyat hayatında çok başarılı eserler sundu. Birçok ülkede satılan romanları ve kitapları çok büyük ilgi gördü ve tepkileri üstüne topladı. Edebiyatta başarılı olan Balzac hayatının sonuna kadar edebiyatla uğraştı. Balzac, 18 Ağustos 1850 yılında hayata gözlerini yumdu. Başlıca eserleri arasında Vadideki Zambak, Goriot Baba, Tılsımlı Deri, Eugenie Grandet ve Mutlak Peşinde yer alır.
Kaynak: Vikipedi

27 Nisan 2014 Pazar

Martin Eden - Jack London

Jack London
Martin Eden
İletişim Yayınları
Çevirmen: Yiğit Yavuz
421 sayfa
Puanım:★★★★★

   Ve bir kitap daha biter. Hâlâ etkisindeyim özellikle o son paragraf...

  Jack London'dan daha önce Beyaz Diş'i okumuştum; ancak aradığımı bulamamıştım sanki. Bu yüzden acabalar ile başlasam da kitap aradığımı fazlasıyla sundu bana.  Teşekkürler Jack London.
   
   Genç, sağlıklı, güçlü ve kuvvetli bir denizci Martin Eden'ın yazar olabilme hikayesi bu kitap. Hikaye, Martin'in zengin bir aile tarafından akşam yemeğine çağrılmasıyla ve orada Ruth'a aşık olmasıyla başlıyor. Ruth'un ona kitap hediye etmesiyle de kitap okumaya merak salıyor. Sürekli okuyor, araştırıyor, ve bir gün neden ben de yazmıyorum diyor. İçinden gelen yazma dürtüsüne karşı gelemiyor. Böylece Martin Eden'ın yazar olabilme serüveni başlıyor. Martin Eden okuyor, durmadan yeni yazılar yazıyor, sürekli çalışıyor. Uykudan geçen zamanı boşa geçmiş olarak görüyor. Hayatından fedakarlık yapıyor, onun için hayat sadece yazmak olup çıkıveriyor bir anda. Yazdıklarını dergilere gönderiyor ama gelen tek bir cevap var, o da ret. Bu cevaplar karşında da yılmıyor, savaşmayı sürdürüyor Martin Eden. Yeri geliyor aç kalıyor, eşyalarını rehin bırakıyor. Tüm olumsuzluklara rağmen idealinin peşinden koşuyor. Beni de en çok asla pes etmemesi etkiledi. Çevresindekilerin tutumlarına ve bütün bu can sıkıcı olaylara karşı dik durdu ve hayallerinden vazgeçmedi; fakat hayalleri kaybolunca... 

   Martin Eden, Jack London'ın yazar olabilmek için verdiği mücadeleyi ve edebiyat dünyasına kendisini kabul ettirme çabasından izler taşıyor. Örneğin, ufak bir araştırma yaparak kitaptaki Ruth Morse adlı karakterin Jack London'un ilk aşkı Mabel Applegarth olduğunu öğrendim. Martin Eden Ruth'a çok büyük bir aşkla bağlanmıştı ve okuduğum en güzel aşklardandı. Martin açısından saf ve temiz  duygulara sahip bir aşktı. Hissedilen duygular ve duyguların aktarılışı çok gerçekçiydi. Öyle ki bazı yerlerde kendimden kesitler gördüm. Bunun nedeni olarak, Ruth'un gerçek bir kişiden esinlenerek yaratılmış olması gibi gözüküyor. Karakter-yazar benzerliği hakkında son bir kaç bilgi vermem daha gerekirse eğer Jack London'da Martin gibi yoksul büyümüş, okulunu tamamlayamamış ve yazar olana kadar da her işi yapmış.
   
   Jack London'ın kolay ve anlaşılabilir bir dili var ve okuyucuyu yormuyor. Özellikle betimlemelerine hayran kaldım, birkaç betimlemesini not ettim. Kitaptaki aşk ile ilgili cümleler  gerçekten çok vurucuydu. Benim için kitabın en iyi tarafı aşkın ve sevginin tarif edildiği kısımlardı. Burada kimsenin aklına bu kitabın salt bir aşk kitabı olduğu gelmesin çünkü; yazar alt metinde işçi sınıfına, ağır çalışma şartlarına, açlık ve sefalete çok başarılı bir şekilde değinmiş. Bir yazar olabilme çabasını anlatırken işçi sınıfının sorunlarına ustaca yazı aralarına sıkıştırmış. Bir gerçek var ki bugün bile bu sorunların hemen hemen hepsi devam ediyor. Dünyadaki düzenin hâlâ değişmemesi gerçekten üzücü. Bundan dolayı Martin'in çamaşırhanede çalıştığı satırları okurken üzerime ağırlık ve yorgunluk çöktüğünü hissettim diyebilirim. Kitapta Jack London bir gerçeği daha yüzümüze çarpmış. İnsanlar için bizim karakterimiz, öz benliğimiz önemli değildir; bizim şöhretimize, giyim-kuşamımıza bakarlar. Gerçek sevgi bizi biz olduğumuz için sevenlerden gelir. Maalesef bu da çok fazla olmuyor.

   Martin Eden bir baş yapıt ve her kitapsever mutlaka okumalı diye düşünüyorum. Esen kalın. Keyifli okumalar :)
Altını Çizdiklerim
  • “İnsanlar en iyisinin, en doğrusunun kendi renk, inanç ve siyasetleri olduğuna, dünyanın başka yerlerinde yaşayanların daha talihsizce konumlanmış bulunduklarına inanırdı; Ruth da bu dar kafa yapısına sahipti. Eski zamanlarda Yahudilerin kadın olarak doğmadıklarına şükretmesinin; modern zamanlarda misyonerlerin, insanların inançlarını değiştirmek için dünyanın diğer ucuna gitmesinin sebebi, bu dar kafalılıktı.”
  • “Aşkın akılla hiç ilgisi yoktu. Sevdiğin kadının doğru ya da yanlış şekilde akıl yürütmesi önem taşımıyordu. Aşk, aklın üzerindeydi.”
  • “Dünyada her şey raydan çıksa, aşk yine emin kalır.”
  • “Ben, benim ve kendi beğenilerimi insanların bağlaşık yargılarına tabi kılmayacağım. İnsanların çoğunluğu bir şeyden hoşlanıyor ya da hoşlandığına inandırılıyor diye, benim de o şeyden hoşlanıyor taklidi yapmam için dünyada hiçbir neden yok.”


Jack London

12 Ocak 1876’da San Francisco’da doğdu. Gerçek adı John Griffith Chaney’dir. Maddi sıkıntılar nedeniyle küçük yaşta okulu bırakıp gazete satıcılığı, tayfalık, balıkçılık, istiridye korsanlığı, gazetecilik, sahil koruma devriyeliği gibi çeşitli işlerde çalıştı ve Amerikan işçi sınıfını tanıdı. 1894’te serserilik suçlamasıyla otuz gün hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra hayatını değiştirmek arzusuyla liseye kayıt yaptırdı. Lise öğrenimini bir senede tamamlayarak 1896 yılında Kaliforniya Üniversitesi’ne girdi. Bir dönem okuyabildiği üniversiteden maddi zorluklar sebebiyle ayrıldı. 1897’de Klondike bölgesinde altın arayanlara katıldı ama bir yıl sonra yine yoksul ve işsiz olarak geri döndü. Yoğun bir çalışma programı hazırlayarak şansını yazarlıkta denemeye karar verdi. Soneler, baladlar, nükteli fıkralar, anekdotlar, korku ve serüven öyküleri yazmaya başladı. 1909’da yazdığı Martin Eden bu dönemi yansıtması bakımından otobiyografik izler taşır. İlk kitabı Kurt Dölü (1900) büyük ilgiyle karşılandı. Aynı yıl Elisabeth Maddern ile evlendi ve bu evlilikten iki kızı oldu. Ancak bu beraberlik uzun ömürlü olmadı ve 1904’te sona erdi. Charmian Kittredge ile ikinci evliliğin ardından 1910’da Kaliforniya’daki çiftliğinde hayatını kaybetti. London yazarlık kariyeri boyunca elliye yakın kitap yazdı ve döneminin en çok okunan yazarlarından biri oldu. Yazdıkları, yaşadıkları etrafında şekillenmiş, sosyalizmin de etkisiyle toplumcu bir dünya görüşüne ulaşmıştır. Başlıca eserleri arasında Beyaz Diş, Martin Eden, Demir Ökçe, Uçurum İnsanları ve Vahşetin Çağrısı yer alır.

17 Nisan 2014 Perşembe

İnsan Neyle Yaşar? - Lev Tolstoy

İnsan Neyle Yaşar?
Lev Nikolayeviç TOLSTOY
İş Bankası Kültür Yayınları
Çevirmen: Koray KARASULU
86 Sayfa
Puanım: ★★★✰

     Pinuccia'nın Kitapları'nın düzenlemiş olduğu yazar ayları etkinliğinde ayın yazarının Tolstoy olduğunu öğrenince ben de katılmak istedim. Böylelikle hem Tolstoy'dan ilk defa bir kitap okumuş oldum hem de yeni bir blogger olarak etkinlik tecrübesi kazandım. Ayrıca okuma şenliği kapsamında bir öykü kitabı  okuyarak bir taşla üç kuş vurdum.

    Tolstoy kısa ve öz yazmış, vermek istediği mesajı dolandırmadan anlatmış. Sayfa hacmi küçük ama anlam hacmi büyük bir kitap. Altı adet dokunaklı öyküden oluşuyor. Öykülerinde yalın ve akıcı bir dil kullanmış. Niçin yaşıyoruz? Neden dünyaya geldik? İnsan Neyle Yaşar? Dünya üzerinde yaşayan insanların yüzyıllardır sordukları bunun gibi sorulara, sevgi ve ahlak temalı, dini yönü ağır basan öykülerle cevap vermiş Tolstoy. Ben gerçekten sevdim kitabı. Zaten sayfa sayısı az, bir çırpıda bitiyor ve bence ara ara tekrar okunmalı diye düşünüyorum. Kitaba ismi veren "İnsan Neyle Yaşar?" isimli öykü ise diğerlerinden biraz daha fazla hoşuma gitti benim. Tolstoy'u sevdim ve okumaya devam edeceğim.

27 Mart 2014 Perşembe

Yeraltından Notlar - Fyodor Dostoyevski



    Yeraltından Notlar
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
İletişim Yayınları
Çevirmen: Mehmet Özgül
153 Sayfa
Puanım: ★★★★★
Dostoyevski 1861'de St. Petersburg'ta
          
  Dostoyevski beni kendine hayran bırakmaya devam ediyor. İyi ki okudum dediğim bir kitap daha!
   
   Birçok yerde Yeraltından Notlar'ın Dostoyevski'nin edebiyat tarihine geçmesine neden olacak eserlerinin öncüsü olduğunu okudum. Suç ve Ceza'yı daha önce okuduğumdan dolayı bu kitabın Dostoyevski'yi Dostoyevski yapan eserlerin öncüsü olduğunu çok net bir biçimde gördüm. Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm bir deneme  niteliğinde, aşağılanmışlığın verdiği haz ve hayata dair bir yazı. İkinci bölüm ise ''yeraltı adamının'' başından geçen bir olayı anlatıyor. Her satırda mükemmel bir edebiyat akıyor. Özellikle ikinci bölümde karakterimizin başından geçen olay günlük ve sıradan olmasına rağmen yazılanlara katılan anlam ve çoşku yazıyı değerli kılıyor. Bazı yerler var ki o kısımlarda dikkatli okunmalı ve üzerinde düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum. Benim üstünden birkaç kez geçtiğim cümleler oldu. Zaten gerçek edebiyatçıyı diğerlerinden ayıran özellik bu değil midir?
  
    Aslında herkes az da olsa kitaptaki karakterin duygularını hissetmiştir diye düşünüyorum.(Benim için geçerli bu durum nitekim  kendimi yalnız hissettiğim, bir yere kapayarak sadece düşünmek istediğim ve etrafımı umarsızca sorguladığım zamanlar oldu.) Bunun nedeni olarak, Dostoyevski'nin üstün bir zekaya sahip olması ve toplumu çok iyi ve derinden gözlemlediğini düşünüyorum. Çünkü çıkarımları şu an bile geçerliliğini koruyor. (Suç ve Ceza'da bu daha açık bir şekilde okunabiliyor.) Yazar zaten bu konuda kitabın başında belirtiyor: "Bu notlar da, bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür. Bununla birlikte, toplumumuzun durumunu durumunu, yapısını göze alacak olursak, bu notların yazarı gibi kişilerin aramızda bulunmasının yalnızca mümkün değil, aynı zamanda sorunlu olduğunu kabul ederiz." Bir diğer yandan  kitaptaki karakterin yaşadığını çelişkili durumların, yazarın çalkantılı hayatının bir sonucu olduğunu düşünüyorum ki yazarımızın her eserine kendinden fazlaca şeyler kattığı biliniyor. Velhasıl kelam, kitabı okumanızı tavsiye ederim. Büyük ustanın okuyacağım bir sonraki eseri ise 'Budala' olacak.
  
  Son olarak çeviriye değinecek olursam, Mehmet Özgül'ün çevirisini gayet güzel buldum okumak isteyenlere İletişim Yayınevi'ni öneririm.


Altını Çizdiklerim

  • “Yaşadığımı anlamak için serüvenler uydurur, yaşama oyunu oynardım.” sayfa 32
  • “İnsanlara gerekli olan tek şey, sonunun neye varacağı, neye  mal olacağı bilinmeyen başıboş isteklerdir.”sayfa 41
  • “İki kere iki dördün yetkinliğine (mükemmelliğine) inanırım, ama en çok övülmeye değer bir şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir.”sayfa 49
  • “Aşk kutsal bir gizdir.” sayfa 117

...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...