26 Temmuz 2014 Cumartesi

Angela'nın Külleri - Frank McCourt

Angela'nın Külleri
Frank McCourt
Epsilon Yayınevi
Çeviren: Neşe Olcaytu
458 Sayfa
Puanım:★★★★
23. Kategori (10 puan): Mektuplardan veya anılardan oluşan bir kitap.

   Bazı kitaplar vardır, o kitaplar sağlam bir kurgunun üzerine yazılmıştır. Kurgunun gerçekçiliği karşında bazen ''Acaba bütün yaşanan olaylar, acılar ve hüzün gerçek mi?'' diye sorarım kendi kendime. Çünkü o kadar güzel anlatılır, o kadar güzel tasvirler kullanılır ki yazılanları okuyucu bir bir yaşar; ama Angela'nın Külleri'nde ise durum farklı. Bütün bu yazılan anılar ve bu acılar gerçek. İşte gerçek olması da kitabın en güzel yanı bence.

    Bu seferki yolculuğumda küçük Frank'ın gözünden 1940'lı yılların İrlandası'nın o yoksul ve sefalet dolu ortamına tanıklık ettim. Frank, Amerika'da doğar ama ailesinin geçim sıkıntısı nedeniyle bir umutla İrlanda'ya gelirler fakat hayatları burada da istenildiği gibi gitmez. Sorumsuz bir alkolik babanın ve her koşulda bile sigaraya para bulan annenin çevrelediği ailede işler her gün daha da kötüye gider. Açlık ve yoksulluk her gün biraz daha fazla hissedilir. Öyle ki Frank'ın küçük kardeşlerine süt yerine su verilir ama bazen su içine katılacak şeker bile bulmak zorlaşır. Ayrıca koyu bir Katolik çevrede de yetişmek hiç kolay değildir. Okulda soru sormanın bile yasak olduğu, tek bir soru sorarsan dayak yiyebileceğin öğretmenlerden eğitim almak git gide zorlaşır küçük Frankie için. Kısa süreli işe girip aldığı tüm paraları içkiye yatıran baba ise her akşam eve sarhoş ve İrlanda şarkıları söyleyerek gelir. Ama tüm olumsuzluklara rağmen Frank'ın kardeşleri ile arasındaki bağ çok güçlüydü. Her zaman kardeşlerini düşünmesi, aç kalmasınlar diye hırsızlığı bile göze alabilmesi beni çok etkiledi.

McCourt Ailesi
   Kitapta İrlandalıların İngilizlerden ne kadar nefret ettiği, ekonomik düzeyin doğurduğu katı ayrımcılık ve insanların yoksuluğun verdiği acıyı, dine sıkı sıkı bağlanarak kendilerini avutmaya çalışmaları açık bir şekilde gözler önüne serilmiş. Durum o kadar kötü bir halde ki bazen Frank'ın yoksul oluşu ona belki umut olabilecek Kilisenin kapılarını bile kapatıyor. Ama bu kadar kötü duruma karşı Frankie o sımsıcak ve samimi yüreğinden hiçbir şey kaybetmiyor. Saf ve temiz bir bakışla çevresinde olanları seyrediyor. Yeri geliyor evin merdiveninin yedinci basamağındaki küçük meleğiyle dertleşiyor. Kardeşleri ile oyunlara dalıyor. Günler açlıkla geçiyor, küçük Frankie büyüyor. O büyüdükçe hayata bakışı, hayalleri değişiyor. Biz de okudukça onun küçük dünyasına şahitlik ediyoruz. İnsanın zaman ilerledikçe ve hayat tecrübesi kazandıkça düşüncelerinin nasıl değiştiğini bir kez daha anlıyoruz.

    Kitabın dehşet verici bir kurgusu ya da nasıl diyeyim merakta bırakacak, yok artık dedirtecek olayları yok. Yoksul bir insanın belki de sıradan bir hayatını anlatıyor; ama öyle bir samimi bir dille yazmış ki Frank McCourt, kitap kendini okutuyor. Bazen yüzümde küçük gülümsemeler olurken bazen  de beni epeyce duygulandırdı. Ağlarken güldürmeyi de başarabilen ender kitaplardan. Ufak bir öneride bulunmak istiyorum, yüreğinin kaldırabileceğine inanmayanlar şu anlık hiç bu kitaba bulaşmasınlar ama yine de Pulitzer ödülü almış samimi kitabı herkesin okuması gerektiğinin kanısındayım. Yediğimiz bir lokma ekmeğin bile ne kadar kıymetli olduğunun, halimize her ne olursa olsun şükür etmemiz gerektiğinin bize çok iyi anlatıyor. Dünyanın çoğu yerinde insanlar çok acı çekiyor ve biz bunu bazen unutuyoruz. Bu durumu her zaman aklımızın bir köşesinde bulundurursak belki de hayattan memnuniyetimiz daha da artar, elimizdekilerin kıymetini kaybetmeden anlayabiliriz. Benim gözümde kitabın küçük bir olumsuz yanı vardı. Okurken hiçbir şekilde sıkmıyordu ama kapağı kapattıktan sonra bir daha elime alma isteği uyandırmadı. Sanırım bundan dolayı da okumam birazcık zaman aldı ya da düşen okuma hızıma laf söyletmemek için suçu kitaba yüklüyorum. Bilemeyiz, olur mu olur. :)

Frank - Michael - Aphie - Malancy McCourt Kardeşler

   Son olarak yayınevine bir sitemde bulunmak istiyorum. Kitabın bir kaç yerinden basım hataları ve bazı kelimelerde eksik harfler vardı.  Bir çok kitap basmış ve bir tecrübeye sahip bir yayınevinin özensiz baskısı, bir okuyucu olarak beni çok rahatsız etti açıkçası. Daha özenli olunabilir, okuyucu bu baskıdan daha memnun ayrılabilirdi. Neyse lafı daha fazla uzatmadan gideyim ben. Esen kalın efenim, keyifli okumalar. :) 

Francis "Frank" McCourt, (d.19 Ağustos 1930-ö.19 Temmuz 2009) 

İrlanda asıllı, ABD'li öğretmen ve Pulitzer ödüllü yazar. New York, Broklyn'de doğdu ancak küçük yaşta ailesi ile beraber İrlanda'ya geri döndü. Frank McCourt 11 yaşındayken babası onları terk etti. Ailesine, özellikle de annesine yardım etmek isteyen Franky 13 yaşında eğitim hayatına veda etti. 19 yaşında New York'a gittikten ve askerliğini yaptıktan sonra yarım kalan eğitim hayatına New York üniversitesin'de devam edebildi. Newyork'taki pek çok lisede kompozisyon öğretmenliği yaptı. İrlanda 'daki gerçek yaşamı anlattığı, müzikal oyun büyük başarı kazandı. Kardeşiyle birlikte oynadığı bu oyunu, bir çok eser izledi. Çocukluk yıllarını anlattığı eseri '' Angela'nın Külleri '' dünyanın her yerinden büyük bir okuyucu kütlesine ulaştı.Bir çok dile çevrildi. Çok büyük bir başarı kazanan bu eser, pek çok ödül aldı. Büyük bir yoksulluğun anlatıldığı bu roman, yazarın kalemini kullanmasındaki ustalık, yazılarına aktardığı sevecenlik, ince mizah, umut sayesinde, eserindeki kahramanlarına yaşadıkları bütün sıkıntılara rağmen, kurtuluş ümidi getirmiştir.

3 Temmuz 2014 Perşembe

Solaris - Stanisław Lem

Solaris
Stanisław Lem
İletişim Yayınları
Çeviren: Mehmet Aközer
236 Sayfa
Puanım:★★★★
   
Bilim kurguya çocukluğumdan beri hep ilgi duymuşumdur. Küçükken bilim kurgu olan veya ona yakın  çizgi filmleri büyük ilgiyle izlerdim. Yaş ilerledikçe ve sinemayla tanışınca da bilim kurgu filmlerini izlemeye devam ettim; çünkü günümüzde teknolojiden daha ileri seviyedeki bir teknoloji, yıldızlar arası seyahatler ve tabii ki olmazsa olmaz farklı yaşam türleri benim hayalperest dünyama ilaç gibi geliyor. Bu kadar bilim kurguya ilgi duymama rağmen bilim kurgu edebiyatına hiç el atmamıştım. Sadece H.G Well'in Zaman Makinesi eserini okumuş, onu da çok sevmiştim. Bir gün kitapçıda gezerken Solaris dikkatimi çekti. Arka kapak yazısını okuyunca da oluşan alma içgüdüsüne karşı koyamadım ve kitabı hemen aldım. İyi ki de almışım. Aslında Bilim kurgu edebiyatı altyapım pek yok. Bu yüzden Solaris'i bitirince biraz ağır bir giriş yaptığımın farkına vardım ama ne olursa olsun ben bu kitabı çok sevdim.

   Kitap, Stanisław Lem'in ne denli büyük bir hayal gücüne sahip olduğunun kanıtı. Lem'in beyin kıvrımlarından çıkan özgün gezegenin adı Solaris. Solaris baş kahramanımız Kevin'ın doğumundan 100 yıl önce keşfedilmiş, yüzeyi tamamıyla okyanusla kaplı, biri kızıl diğeri mavi ikili yıldız sisteminin çevresinde dönen bir gezegen. İkili yıldız sistemine sahip gezegenlerin yörüngeleri kararsızlık gösterirken Solaris tamamıyla kararlı bir yörüngeye sahip. Bu özelliği sayesinde bütün bilim çevrelerinin dikkat odağı haline geliyor ve gezegeni araştırmak için hummalı bir çalışma başlatılıyor. Tabii ki akla gelen ilk soru olan ''Acaba gezegende yaşam oluşmuş mudur?'' bilim dünyasını meşgul  ediyor. Araştırmalar sonucu canlı yaşamın olmadığına kanaat getirilmişken birden okyanusun tepkileri ve davranışları sonucunda okyanusun tamamen bilinçli bir canlı organizma olduğu kuramı ortaya atılıyor. Bundan sonra ise çalışmalar okyanusu tanımlayabilmek ve onunla iletişim kurmak için devam ediyor ama işler varsayıldığı gibi gitmeyince araştırma ilgisini kaybediyor. Bundan sonra da gezegeni araştırmada görevli bilim adamı sayısı sadece dörtle sınırlı kalıyor. Bu dört bilim adamı olaylara farklı yerden yaklaşarak okyanusla iletişime geçmeye çalışıyorlar; ancak işler çok farklı yönlere kayıyor. Okyanusun sırlarının saklı olduğu kapı yavaş yavaş aralanıyor. Sonrasında ise müthiş bir gelirim, psikolojik ve felsefi unsurlar ile örülmüş sayfalar akıp gidiyor.

   Solaris öyle bildiğimiz bilim kurgulardan değil. Bol macera, ışın kılıçları ve Dart Vader gibi kötü adamlar yok. Daha çok felsefi ve psikolojik yönlere sahip ama bu demek değil ki içinde gerilim, merak  yok. Fazlasıyla var; ben okurken bir çok yerde gerildiğimi hissettim. Hem gerildim hem de düşündüm. Kitabın okuyucuya düşündürdüğü sorular şunlar: ''İnsanoğlu dünya dışı akıllı bir varlıkla karşılaşırsa iletişim kurabilecek mi?'' ve ''Niçin başka gezegenlerde yaşam aramaya bu kadar meraklıyız?'' Çünkü daha kendi gezegenimize sahip çıkmamış durumdayken, atmosferi kirletip buzulların erimesini sağlarken, Dünya'nın akciğerleri olan ormanları sırf para uğrana bir bir yok ederken bizim başka gezegenler ne haddimize diye düşüncelere sevk etti. Gerçekten de insanoğlu daha insan olduğunun bilincine varamadığı, hatta aynı kültür değerlerine sahip toplumun bile kendi içinde ayrıştığı bu zamanlarda bence başka bir gezegen, başka bir dünya insanoğluna çok. İnsan her ne kadar akıllı bir varlık olsa da bir o kadar da ilkel bir yaratık. Önce insan olduğumuz bilincine varmalıyız sanırım.

   Kitabı bitirince içimde evren hakkında bayağı bir merak oluştu. Ben de bu merakımı gidermek için ufak çaplı araştırmaya koyuldum. Elde ettiğim bir kaç bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum. Öncellikle Güneş'inde içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi 200 ile 400 milyar arasında değişen yıldız barındırıyor. Bu yıldızların etrafında dönen en az 100 milyar gezegen olduğu tahmin ediliyor ve bunların yaklaşık olarak 17 milyarının dünyaya benzeme ihtimali çok yüksek. Gözlenebilir evrenin en uç noktası ise bize yaklaşık 15 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Ne kadar muazzam bir yapı olduğu su götürmez bir gerçek.

   Yine uzun bir yazı oldu ama son olarak kitabın çevirisinden bahsedeceğim. Tamam, kabul ediyorum bir bilim kuru kitabını çevirmek çok zordur; ancak neden çoğu olumsuz konuşma paragrafı 'yo' ile başlar. Sebep neydi ki? Okurken bir andan sonra o kadar rahatsız edici geldi ki sürekli yo yo demek. Neyse daha fazla sinirlenip yazımı baltalamıyayım. Evet sevgili dostlar, bana ayrılan bir sürenin daha sonuna geldik. Bana bu yazıyı yazdıran Stanisław Lem'e teşekkürlerimi sunuyorum. En kısa zamanda Aden'i okuyacağım. Huzur içinde yat. Herkese iyi okumalar. :)




Stanisław Lem (12 Eylül 1921; Lwów, Polonya - 27 Mart 2006, Krakow) 
Bilim kurgu türünün en tanınmış yazarlarından, Solaris’in yaratıcısıdır. 1941 yılına kadar Lwow’da tıp öğrenimi gördü. Lem, II. Dünya Savaşı yıllarında otomobil tamirciliği, elektrik teknisyenliği ve kaynakçılık yaptı. Savaş döneminde Nazi kamplarında kaldı. 1946'da Krakow'a yerleşti ve tıp eğitimini tamamlayarak doktor oldu. Aynı yıllarda şiir yazmaya ve bilimsel yöntem üzerine kuramsal araştırmalara başladı. 1950’lerde bilim kurgu türüne yönelen Lem’in ilk kitabı ‘Kazanılan Zaman’ 1955’te yayımlandı. Bilim kurgu kitapları yazdığı ilk yıllarda modern bilimle hümanist ahlakı birleştirmeye çalıştı. Daha sonraları "Yıldız Günceleri-1957" gibi kitaplarıyla parodik metinler üretti. Yazarın başyapıtı sayılan Solaris, Andrei Tarkovski tarafından 1972’de, Steven Soderbergh tarafından da 2002’de filme çekildi. ‘Solaris’te, iletişimin ne olduğunu sorgulayan Lem’in metinlerindeki ortak nokta “ironi” duygusu oldu. Ursula K. Le Guin ve Philip K. Dick’le birlikte bilim kurgu edebiyatının “ciddiye alınmasını sağlayan” yazarlar arasında sayılan Stanislaw Lem, felsefeye ve dilbilime esin kaynağı olarak görülen metinler üretti. Lem’in Lehçe yazdığı kitaplar 40’tan fazla dile çevrildi ve yaklaşık 27 milyon adet sattı. Türkçede eserleri İletişim Yayınları ve Pinhan Yayıncılık tarafından yayımlanmaktadır. Stanislaw Lem, 84 yaşında 27 Mart 2006'da Krakow'da hayata gözlerini yumdu.
Kaynak: Vikipedi

1 Temmuz 2014 Salı

Kırmızı Pazartesi - Gabriel García Márquez

Kırmızı Pazartesi
Gabriel García Márquez
Can Yayınları
Çeviren: İnci Kut
107 Sayfa
Puanım: ★★★☆
   
   Kırmızı Pazartesi benim ilk Gabriel García Márquez okumamdı. Maalesef  yazarı geçen aylarda yitirmiştik. Gerçek anlamda edebiyatçıları bir bir yitiriyoruz; ama yeni yazarlardan ne kadarı gerçek anlamda edebiyatçı? Bu durum günümüzde çok tartışmalı bir durum.

“Bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım.” 
    
   Bu seferki hikayemizin konusu bir cinayet; fakat salt bir polisiye gibi olay örgüsü,  vs. yok. Kitabın baş karakteri Santiago Nasar'ın öleceği daha ilk cümleden belli ama bu durum kitabın okunabilirliğini hiç azaltmıyor. Aksine bir cinayet nasıl göz göre göre işlenir, buna şahit olunuyor. Şahit olunuyor dedim; çünkü olayın anlatış şekli çok kuvvetli ve ben okurken birazcık belgesel izliyormuşum tadı aldım. Belgesel tadı almamın nedeniyse şöyle: Yazar, olayı anlatırken cinayetin işlendiği kasabada yaşayan ve bu cinayete tanık olanların söylediklerinden alıntılar yapmış. Kitabın işleyişine de bu alıntıları serpmiş ve çok farklı, bana göre sıra dışı bir anlatım olmuş. Bu sebeple okurken sanki televizyon karşında 'Santiago Nasar'ın Ölümü' adlı belgeseli izliyormuşum gibi hissettim. Farklı bir okuma deneyimiydi benim için. 

“Kader bizleri görünmez kılar.” 
   
   Kitapta işlenen cinayet bir namus cinayeti. Bu tip cinayetlere biz toplum olarak çok aşinayız. Herkes biliyor ki bu cinayetlerin çoğu göz göre göre işleniyor. İşte bu kitapta da aynen böyle oluyor. Cinayet adım adım gelirken kimse kılını kıpırdatmıyor. Nasıl olsa biri halleder düşüncesi sahip toplum, cinayetin işlenmemesi için hiç bir şey yapmıyor. Okurken kasabalılara epeyce bağırdım. Bu kadar da olmaz. Bir baba yiğit yok muydu durun diyecek? Tamam, Nasar öyle sütten çıkmış ak kaşık, annelerimizin kıyas parametresi olan komşu çocuğuna aday biri değildi; ama sonuçta bir insandı. Bence suçu ne olursa olsun, kimse ölmeyi hak etmez. Bu kadar lakırdıyı bir sonuca bağlarsam gerekirse, yazarımız toplumsal uyuşukluğu başarı bir şekilde satır aralarına yedirmiş.   
   
   Kitabın bende oluşturduğu tek olumsuz taraf, başlarda birazcık olayın ağır işlemeseydi. Ama kitap sayfaları ilerledikçe ve olaya aşina oldukça kitabın okunması çok daha kolaylaştı. Küçük bir bilgi daha vereyim. Kitaptaki olay, Gabriel García Márquez'in çocukken tanıklık olduğu gerçek bir cinayete dayanıyor. Evet, bana ayrılan bir sürenin sonuna daha geldik. Kalemden sevgilerle. Herkese keyifli okumalar. :)

   Son olarak herkese hayırlı Ramazanlar diliyorum. Bereketli, bol dualı ve tabii ki bol okumalı bir Ramazan olması dileğiyle. :)

26 Haziran 2014 Perşembe

Son Ada - Zülfü Livaneli

Son Ada
Zülfü Livaneli
Doğan Kitap
183 Sayfa
Puanım:★★★★
1.Kategori (10 puan): İsminde yaz mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların yazın geçtiği bir kitap

   Bu aralar ülkenin ruh sıkıcı halinden midir bilinmez, sürekli içinde karanlık bir hava barındıran kitaplar okuyorum. Son zamanlarda okuduğum kitapların hepsi de o kadar düşündürücü ki bitirince insanı kendi sayfalarından oluşturduğu bir odaya kilitleyip ''Hadi bakalım madem başından büyük işlere kalkıştın otur birazcık düşün.'' diyor. Beni uzun soluklu düşüncelere sevk eden ve iyi ki okudum dediğim bir kitap daha. Son Ada, bir ütopyanın distopyaya dönüşünün sarsıcı öyküsü. Son Ada, Türkiye'nin adeta siyasi bir portresi.

   Okuduğum ikinci alegorik eserdi ve yine sevdim. Bu seferki hikaye bilinmeyen ülkenin bilinmeyen başkentinden uzakta, insanların huzur ve barış içinde yaşadığı, kendi kendine yettiği ve sanki cennetten kopup gelmiş bir kara parçası, insanlığın son sığınağı olan bir adada geçiyor. Adada herkes kapı numarasından tanınıyor, adanın sahibi bile adanın kendisine ait olduğunu unutmuş, adanın huzur verici dinginliğine bırakmış kendini. Bu huzur verici ortam, bir darbe ile göreve gelmiş ve devlette uzun zamandır  başkanlık yapmış diktatörün gelişiyle son buluyor. Ada birden Başkan'ın emeklilik oyuncağı haline geliyor. Zulüm usul usul adanın etrafını sarıyor.

   Kitabın anlatıcısı bir ada sakini ve amatör bir yazar. Bundan dolayı da çok basit bir dile sahip. Bu bir edebiyat başarısıdır bana göre; çünkü Zülfü Livaneli, bir amatör yazar rolüne bürünmüş ve bunun altından başarıyla kalkmış. Tabii bir de gerçekleri söylemekten asla yılmayan, son ana kadar savaşan ve bence aydın kesimi temsil eden Yazar var. Yazar'ın kitaptaki bir sözü o kadar düşündürdü ki beni. “Hiçbirimizin yaşadığı dünyaya gözlerini bu kadar kapamaya hakkı yok.” Ne kadar doğru değil mi? Hangimiz kapatmıyoruz etrafta yaşananlara gözlerimizi. Belki dünyada, biraz daha özele inersek Türkiye'de yaşananların asıl nedeni bu bence. Kimimiz at gözlüğüyle dolaşıyor, kimimiz ise gözlerine siyah bant çekmiş halde kimden bir ses duyarsa ona koşuyor. 

   Kitabın diğer bir dikkat çekici yönü şuydu: Adanın simgesi haline gelmiş ve adadakiler barış içinde yaşayan martıların, Başkan'ın kışkırtmasıyla düşman seçilmesi ve insanoğlunun doğa üzerinde yaptığı kıyımların çok güzel sembolleştirilmesiydi. Yeşile düşman birinden insana dost olması da beklenilemez. Adada alınan kararlar aslında demokratik yollarla alınmıştı ama bu kararlar alınmadan önce ise ada halkı yurtlarından kovulma ile tehdit ediliyor, üzerilerine bir korku hakimiyeti sağlandıktan sonra karar alınıyordu. Tabii olaylar sarpa sarınca ve karara muhalefet olanlar hesap sormaya başlayınca, klasik savunmaya geçiliyor; bütün kararlar oy birliğiyle alınmadı denilerek bütün suç oy verenlere yıkılırken bütün fikirleri öne süren Başkan kendini masum göstermeye çalışıyordu. Bu demokrasinin günümüzde işleyişinin güzel bir örneği. Aslında mutlak bir demokrasinin sağlanamayacağının, çoğunluğun fikri önemsenirken azınlığın fikrinin göz ardı edileceğini ve sanki yokmuş gibi davranılacağını açık bir şekilde gösteriyor.

   Son Ada o kadar geniş kapsamlı ki yaz yaz bitmez. Değerli blog okuyucularımı yormak istemiyorum ve burada kesiyorum. Uzun lafın kısası benim tavsiyem bu kitabı okuyun, okutun. Zaten basit bir dili olduğu için okunması çok kolay. İçinde değinmediğim bir çok detay var. Tabii bitirince de her bir sayfayı düşünün. Aslında her kitap bitince bunu yapalım, düşünelim ki cümleler beyin hücrelerimize işlesin. Düşünelim ki bir farkındalık yaratalım. Esen kalın efenim. :)
Altını Çizdiklerim
  • “ Tekrar insanlar mı olaylara göre değişir, yoksa olaylar mı insana göre oluşur diye sordum kendi kendime.”
  • “ Her yerde kötülük çok kuvvetli ve zor yeniliyor.  İyilik daha zayıf kalıyor. ”
  • “ Medeniyet insanın doğayı istediği gibi denetim altına alınması demek değil miydi biraz da! ”
  • “ Biz insanlar, sınırlarımızı bilmeden kendi aklımızı beğeniyoruz, öğrenmiyoruz, akıllanmıyoruz. Her şeyi anladığımız zaman da genellikle iş işten geçmiş oluyor. ”
  • “ Zaten bir yerde kötülük varsa, oradaki herkes biraz suçludur. ”
  • “ İnsanlar bir gün korkar, ertesi gün unutur, hayatın ayrıntılarına dalar ve kahkahalarla gülebilirdi.”

22 Haziran 2014 Pazar

Okuma Şenliği Yaz 2014

Herkese merhabalar, :)

Yine okuma şenliği var; ama bu seferki şenlik çok başka. Kategoriler esnekleşmiş ve kitap okuması daha zevkli hale gelmiş. En güzeli ise şenliği bitireceğim derdi yok. Daha ne olsun. :) 

Pinuccia'nın gelenekselleşmiş şenliği hakkında bilgi almak isteyenler buyursunlar. tık tık

Geçen şenlik vize, final derken verimli geçmedi ama sefer iyi bir puan alacağıma inanıyorum. Bu şenlikte çok fazla kategori var ve ben de öncelikle okumak istediklerimi seçtim. Aldım elime kağıt kalemi, geçtim kitaplığımın başına ve şu listeyi çıkarttım. Herkese bol  okumalı şenlik diliyorum. :)



İlk etapta okumayı planladığım kitaplar. :)
1. Kategori (10 puan): İsminde yaz mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların yazın geçtiği bir kitap. 

Son Ada - Zülfü Livaneli

2. Kategori (10 puan): Sadece tek bir kitabını okuduğunuz ve sevdiğiniz bir yazardan bir kitap.


4. Kategori (10 puan): Adında bir sayı geçen bir kitap.

Bin Muhteşem Güneş - Khaled Hosseini

6. Kategori (10 puan): Nobel ödüllü bir yazardan bir kitap.

Gabriel García Márquez - Kırmızı Pazartesi

7. Kategori (10 puan): Fransız edebiyatından bir kitap.

Bir İdam Mahkumunun Son Günü

8. Kategori (10 puan): Bir savaş kitabı.

Bozkurtlar - Hüseyin Nihal Atsız  (Kürşad'ın hayatını ve Göktürklerin yeniden dirilişini, Çin ile verilen bağımsızlık mücadelesini anlatıyor.)

9. Kategori (10 puan): Yabancı bir yazardan bir öykü kitabı.

Mark Twain - Adem ile Havva'nın Güncesi

10. Kategori (10 puan): Fantastik kurgu/bilim kurgu/distopya/steampunk vb. türde bir kitap.

Solaris - Stanislaw Lew

12. Kategori (10 puan): Beyaz perdeye aktarılmış bir kitap.

Yeşil Yol - Stephen King

14. Kategori (10 puan): Kütüphaneden veya bir tanıdığınızdan ödünç aldığınız veya sahaftan aldığınız bir kitap.

Serenad - Zülfü Liveneli


18. Kategori (10 puan): Bir tiyatro oyunu.

Cimri - Moliére

19. Kategori (10 puan): Halen yazmaya, üretmeye devam eden bir edebiyatçıdan (yazar, şair, araştırmacı...) bir kitap.

Simyacı - Paulo Coelho


20. Kategori (10 puan): Polisiye/gerilim/korku vb. türde bir kitap.

Beyoğlu'nun En Güzel Abisi - Ahmet Ümit

21. Kategori (10 puan): Bir aşk romanı.

İçimizdeki Şeytan - Sabahattin Ali

22. Kategori (10 puan): İlk kitabı 2010 yılında veya daha sonrası yıllarda çıkmış bir yazardan bir kitap.

Silo - Hugh Howey (Geçen şenlikte de aynı kitabı seçmiştim maalesef okuyamadım.)

23. Kategori (10 puan): Mektuplardan veya anılardan oluşan bir kitap.

Angela'nın Külleri - Frank McCourt

26. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 15 puan, toplamda 45 puan): 3 kitaplık bir seri veya aynı seriden 3 kitap.

İnce Memed serisini okumak istiyorum. Tabii diğer kitaplardan fırsat bulabilirsem. :)

27. Kategori (Her bir kitap 10 puan, iki kitap da okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 50 puan): İsminde zıt anlamlı kelimeler olan iki kitap.

Kara Kitap - Orhan Pamuk
Beyaz Gemi - Cengiz Aytmatov

28. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 60 puan): Goodreads’in “Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap” listesinden 3 kitap.

Dünyaların Savaşı - H.G Wells

Cesur Yeni Dünya -  Auldous Huxey
Amok Koşucusu - Stefan Zwieg

29. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 70 puan): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı.

Kaplumbağalar - Fakir Baykurt 
Fedailerin Kalesi: Alamut - Vladimir Bartol
Uyumsuz - Veronica Roth 
(Son bir yerli kadın yazar kaldı.)

30. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 50 puan, toplamda 80 puan): 17., 18. ve 19. yüzyılda yazılmış birer kitap.

17.yüzyıl---- Hamlet -  William Shakespeare
18.yüzyıl---- Gulliver'in Gezileri - Jonathan Swift
19.yüzyıl---- Hacı Murat - Lev Tolstoy
En sevdiğim kule kitap kulesi. :)


20 Haziran 2014 Cuma

Germinal - Émile Zola

Émile Zola
Germinal
Can Yayınları
Çeviren: Volkan Yalçıntoklu
609 Sayfa
Puanım: ★★★★★

   SOMA. Geçen mayıs ayında içimizi burkan o acı olayla hatırladık işçinin, emekçinin hayatını. Hepimiz kendi toz pembe hayatlarımıza dalmışken, tokat gibi indi yüzümüze gerçekler. Ölümün o soğuk nefesini herkes ensesinde hissetti. Yitirilen canlar, ağlayan çocuklar yüreklerimizden parça kopardılar. Hepsinden önemlisi şuydu: Üç beş kuruş uğruna yitirmiştik o canları. Başkaları servetlerine servet katsın diye o karanlık insan yutan çukurlarda çalıştılar madenciler, evine ekmek parası götürmek için güçlerinin son zerresine kadar mücadele ettiler. Peki ya bunca emeğin karşılığı ne oldu? Üç beş avuç kara toprak. Ekmeklerini kazandıkları o maden mezarları oldu.

   Bu acı felaketten sonra sosyal medyada tek bir kitabın ismi yankılandı: Germinal. Ben de hem bu acıya ortak olmak hem de maden işçilerinin hayatını daha iyi anlayabilmek için kitabı hemen aldım. Émile Zola gerçekten çok iyi bir eser kaleme almış. Maden işçilerinin kömürle kararan hayatlarını, ustaca ve keskin bir gerçeklikle yazıya dökmüş. 

“Söylemek istediğim de bu,  yiyecek ekmek oldukça insan yaşayabiliyor.”

   Hikaye, 1860'larda, Fransa'da bir madenci köyünde geçiyor. Genç makinist Étienne buradaki madene gelip iş arıyor ve nihayetinde madende işe başlıyor. Madenciler kuşaklar boyu aynı yerde çalışmışlar, deyim yerindeyse ekmeklerini aslanın ağzından çekip karınlarını doyurmaya uğraşıyorlar; ancak hiçbirinde başkaldırı yok. Bütün hepsi bu düzeni kabul etmiş, üç beş kuruş paraya talim ederek hayatlarını yaşıyorlar ta ki içinde bir başkaldırı saklayan Étienne buraya gelene kadar. Étienne'nin gelişi madencilerin bastırılmış duygularını su yüzeyine çıkartıyor. Sorgulamaya başlıyorlar. Biz bu sefalet ile boğuşurken burjuvazi neden çalışmadan en iyi şekilde hayatını sürdürüyor?  Biz kuru ekmekle karın doyururken onlar neden bizim soframızda ayda bir gördüğümüz eti, insafsızca kursaklarına indiriyor? Madende biz çalışıyoruz ama neden maden bize ait değil? Görüldüğü üzere geçmişten beri dünyada değişmeyen ve sanırım değişmeyecek bir düzen sürüp gidiyor. Bizler de bu dünya düzenine ayak uydurup bir şeyleri değiştiremeden, bir farkındalık ortaya koyamadan bu dünyadan göçüp gideceğiz gibi gözüküyor.

“Kömür... İçimde beni ömrümün sonuna kadar ısıtacak kömür var.”

   İlk sayfalarda madencilerin yozlaşmış ve karmakarışık hayatlarına göz atıyoruz. Cahilliğin ve ezilmişliğin sonuçlarını okurken içim parçalandı. Kuru ekmekle yapılan kahvaltı, düzensiz ilişkiler, en çok göze çarpan ise sefalet... Sefalet çok yüksek boyutlarda, koca bir aile kıt kanaat geçinmeye çalışıyor. Derken zaten aldığı ücretle zor geçinen işçilere bir darbe de işletmeden geliyor. Emekleri olan parayı haksız yere daha da kısıyor. Sonrasında ise emeklerine sahip çıkmak için  başlarına felaketler açacak grev yapmaya karar veriyorlar. İşletmenin bu greve karşı tutumu ise üzerinden 150 sene geçmesine rağmen günümüzde de değişmeyen bir tutum. Benim tuzum kuru, nasıl olsa aç kalacaklar ve tekrar madene dönecekler. Dünya ne kadar acımasız değil mi dostlar?

“Ölüm lambaya üflüyor.”

   Ayrıca sınıf çatışmasını çok güzel ele almış Émile Zola.  Sadece işçilerin hayatını değil, aynı zamanda burjuvalarının da hayatını gözler önüne sermiş. Burjuvanın nasıl vurdumduymaz yaşadığını, nasıl emekleri hor gördüğünü çok açık ortaya koymuş.  

   Kitap oldukça uzun ve uzun kitaplara has bol tasvir ve betimleme var. Kitaba başlarken gözüm korkmadı diyemem ama Émile Zola o kadar güzel anlatmış, betimlemeleri o kadar gerçekçi yazmış ki okurken hiç sıkılmadım. Kitap duru bir akıcılıkla okutuyor kendini. İçinde sevinç, heyecan, öfke, üzüntü bütün duyguları barındırıyor ama en baskın duygu ise acı. Madenciler ile beraber madene inip ben de o madenin kasvetli havasını soludum, ciğerlerime dolan kömür tozunu hissettim sanki. Mırın kırın ettiğim bayat ekmeğin değerini daha çok anladım.  Son olarak çeviriden bahsetmek istiyorum, gayet olgun bir çeviri. Cümle düşüklüğüne ya da yanlış kelimeye rastlamadım. Okumak isteyenler Can Yayınları'nı öneririm. Yazmak istediklerim şimdilik bu kadar, zaten epeyce uzun bir yazı oldu. Sabır gösterip okuyanlara teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar. 

Altını Çizdiklerim
  • “ Özgür oldukları söylenerek işçiler bir köşeye atılmıştı, evet, onlara açlıktan ölme özgürlüğü tanınmıştı, onlar da bu özgürlüğü doyasıya yaşıyorlardı. Şeçildikten sonra yoksulları eski çizmeleri kadar önemsemeyen ve ceplerini doldurup keyiflerine bakan alçaklara oy vermek karın doyurmuyordu. ”
  • “ Artık bir soru takılmaya başlamıştı aklına: Bazıları sefalet içinde yaşarken, bazıları neden zengindi? Fakirler neden zenginlerin ökçesi altında eziliyor, buna rağmen neden onların yerine geçmeyi umut etmiyorlardı? ”
  • “ Biz yalnızca adalet istiyoruz, açlık canımıza tak etti, en azından eve her gün ekmek götürebileceğimiz şekilde bir anlaşmaya varmamızın zamanı geldi diye düşünüyoruz.”
  • “ Adalet istemenin karşılığı bunca acı mı olmalıydı? ”
  • “ Hiçbir şey bitmiş değil, her şeyin başlaması için birazcık mutluluk yeter. ”
  • “ Étienne canavarın etinden oluşan günlük tayınını yuttuğunu görüyordu, asansörler hiç durmadan inip çıkıyor, lokmaları kolayca yalayıp yutan o doymak bilmez devin gırtlağından aşağı insan taşıyordu. ”

Émile François Zola (2 Nisan 1840 – 29 Eylül 1902), Fransa'da natüralizm akımının öncüsü olan ünlü bir yazardır. Zola'nın edebiyat dışındaki şöhreti ise, Dreyfus Davasında takındığı aydın tavrından kaynaklanmaktadır. 1897 yılında Fransız ordusunda Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden yüzbaşı Dreyfus’u hükümetin bütün baskılarına rağmen savunan ve Fransa devlet başkanına hitaben “İtham Ediyorum” makalesini yayınlayan Zola, baskılardan dolayı Fransa'yı terkedip bir süre Londra'da yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davası'nın yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Émile Zola, 1902 sonbaharında, kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü. “Nana”, “Germinal” ve “Meyhane” en tanınmış romanlarıdır. Tüm romanlarında, doğal ve gerçekçi bir tarzla,hayatın zorluklarından bahsedilir. Örneğin Nana adlı romanda yokluktan dolayı batağa sürüklenen bir genç kızın dramı, büyük bir gerçekçilik ve dramla anlatılır.
Kaynak: Vikipedi

10 Haziran 2014 Salı

Vadideki Zambak - Honoré de Balzac

Vadideki Zambak
Honoré de Balzac
Bordo-Siyah Yayınları
Çeviren: Sonat Kaya
327 Sayfa
Puanım: ★★★
    Sevgili dostlar,

   Uzun zamandır buralarda değildim. Finaller yüzünden blogumu epeyce boşladım. Öyle bir sinir bozucu bir dönem ki insanı çoğu şeyden mahrum ediyor. Acısıyla tatlısıyla bir eğitim yıl bitti ve evime geldim. Benim için yaz demek kitap okumak demek. Gerçi yazda gelemedi bir türlü. Sürekli yağmur yağdı, sanırım biri çaktırmadan Türkiye'yi Amazonlara taşımıştı. Son birkaç gündür fena değil havalar.  Neyse bu kadar laf kalabalığı yeter, birazda kitaptan bahsedeyim. :)

  Kitabın konusu şöyle: Ailesi tarafından hor görülen Felix, eğitim almak için Paris'e gönderiliyor. Çocukluğu ve gençliği istediği gibi geçmiyor. İçinde sürekli bir acı hissediyor. Paris'te olayların çıkmasından sonra babası memlekete çağırıyor. Geldiğinde bir baloya konuk oluyor ve orada bir kadına rastlıyor. Kadını görür görmez aşık oluyor. Felix ilk görüşte aşka tutulmuş bir vaziyetteyken, babası onu dinlenmesi için kırsal bir bölgeye gönderiyor. Hayat ona küçük bir sürpriz yapıyor ve Felix burada aşık olduğu kadınla tanışıyor. Yalnız bir sorun var  ki, kadın evli ve çocuk sahibi şatosunda yaşayan bir Kontes ama mutlu bir evliliği yok. Olay, hüzünlü ve imkansız aşkın anlatıldığı bu konunun etrafında dönüyor.

   Kitap hakkındaki yorumlarıma gelecek olursam, elimde epeyce süründü. Oku oku bitmiyor arkadaş! İçlerinde enfes sözler, edebi değeri olan çok cümle var; fakat olay akış hızı çok çok düşük.  Tüm karakterlerin de soylular olması beni pek çekmedi. Bu sebeplerden dolayı kitabın içine bir türlü giremedim. Kitabı sevmememe neden olan diğer etmen yazarın üslubu. Uzun ve anlaşılması zor betimlemeler var. Okuma hızını düşürüyor ve hiç merak uyandırmıyor. Kitap sayfalarını çevirirken ''Acaba ne olacak?'' diye hiç sormadım. Zaten tahminlerim doğrultusunda kitap klişe bir sonla bitti. Güzel bir aşk öyküsüydü ama beni kitap hiç mi hiç sarmadı. Kitap için kötü demek istemiyorum o yüzden bana hitap etmedi demem daha doğru sanırım. Her şeye rağmen, kitapta okurken beğendiğim bir kaç satırı sizlerle paylaşmak istiyorum. :)

  • “ İnanın: Baştan başa aşk içinde geçen bir hayat, doğa yasaları bakımından uğursuz bir ayrıcalıktır. Her çiçek solar, bütün mutlulukların ertesi günü kötüdür, ertesi günü varsa. Gerçek hayat bir sıkıntılar hayatıdır. bunun canlı örneğini taraçanın dibinde bitmiş olan ısırgandır: Güneş görmeksizin, sapının üzerinde yemyeşil duruyor. ”
  • “ Yumuşak, sakin ruhlu kimseler öfke nedir bilmez, içlerindeki derin huzurun çevrelerini de kaplamasını isterler. ”
  • “ İnanın gerçek aşk ölümsüzdür, sonsuzdur, neyse hep odur; tamdır, tertemizdir, sert çıkışları yoktur, yaşlı görünmesine rağmen gençtir .”

Honoré de Balzac

Asıl adı Honore Balssa'dır. Ancak ismini Balzac olarak değiştirmiş ve De ön takısını eklemiştir. Köy kökenli bir ailenin çocuğudur. Babası tüccardır. 6 yıl Vendome'da College des Oratoriens'te öğrenim gördü. Napolyon'un devrilmesinden sonra ailesi Paris'e taşındı. Burada 2 yıl daha okula gitti. 3 yıl bir avukatın yanında çalıştı. Ama küçük yaşlardan beri edebiyata gösterdiği eğilim ağır bastı. Trajedi türünü denediği 1819'da yazılmış "Cromwell" başarı kazanamayınca romana yöneldi. Para kazanmak için tarihsel, mizahi ve gotik romanlar yazdı. Bunları değişik adlarla yazdı. Basımcılık, yayıncılık, hatta dökümcülük yaptı. Başarılı olamayınca tekrar edebiyata döndü. Edebiyat hayatında çok başarılı eserler sundu. Birçok ülkede satılan romanları ve kitapları çok büyük ilgi gördü ve tepkileri üstüne topladı. Edebiyatta başarılı olan Balzac hayatının sonuna kadar edebiyatla uğraştı. Balzac, 18 Ağustos 1850 yılında hayata gözlerini yumdu. Başlıca eserleri arasında Vadideki Zambak, Goriot Baba, Tılsımlı Deri, Eugenie Grandet ve Mutlak Peşinde yer alır.
Kaynak: Vikipedi

...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...